Film İncelemeleri

The Takeover deepfake’i etkili bir kovalamaca unsuruna dönüştürüyor ama en iyi sorusunu yanıtsız bırakıyor

Martha O'Hara
Bizi Google'a ekleyin

The Takeover, aceleyle bir yapımcıya sunulmuş bir proje fikrini andıran bir önermeyle başlıyor. Kendini etik hacker olarak tanımlayan Mel Bandison (Holly Mae Brood), yüksek teknolojili, sürücüsüz bir otobüsteki veri ihlalini önlüyor. Bunu yaparken uluslararası bir suç ağını da çökertiyor. İyilik yapıyor ama yanlış kişilerin canını sıkıyor. Karşılığında sırtına hedef tahtası çiziliyor ve onu birini öldürüyormuş gibi gösteren bir deepfake videosu ortaya çıkıyor. Filmin yönetmeni Annemarie van de Mond, nasıl bir iş yapmak istediğini saklamayan bir kurulumla aksiyon, suç ve gerilim türlerini harmanlıyor.

Filmin en iyi fikri, işin içindeki ironi. Mel’in mesleği, ekrandaki görüntülerin ne kadar kolay yalan söyleyebileceğini bilmek; dolayısıyla sahte bir video, önceden görebilmesi gereken ve karşısında kendini savunmakta en çok zorlanacağı silah. Kendi uzmanlık alanının ona karşı kullanılmasındaki ters köşe hoş. Üstelik film, olay örgüsünün gerektirdiğinin ötesine geçen bir soruyu da gündeme getiriyor: Hakkındaki tek kayıt, herhangi birinin üretebileceği bir şeyse bir insanın değeri nedir? Film bu sorunun üzerine pek gitmiyor. Tür filmi olmayı seçiyor ve deepfake’i çoğunlukla kovalamacayı başlatan bir araç olarak kullanıyor. Ama iyi bir araç bu; ayrıca zaman ayarlı bir bombadansa gündelik hayata yakın bir tehdidi seçmesi de önermeye artı puan kazandırıyor. Çoğumuz artık sahte bir videonun gerçekmiş gibi dolaşıma girdiğini gördük; film de seyircisinin salona bu tedirginlikle geldiğinin farkında.

YouTube video

Bu başlık daha önce de kullanılmış. Muriel Spark, 1976’da The Takeover adlı bir roman yayımladı; 1995 yapımı bir Amerikan filmi de aynı adı taşıyor. Jay-Z’nin 2001 tarihli şarkısının adıysa yalnızca Takeover. İş dünyasında takeover, bir şirketin başka bir şirketi satın alması demek. Buradaysa kelime; sistemlerin, bir görüntünün, hatta koca bir hayatın kontrolünü ele geçirmeyi kapsayacak şekilde genişletiliyor. Filmin bu ağırlığı taşıyıp taşıyamadığı ayrı bir mesele; ama kelimenin genişletilmesi, başlığa en azından kulağa sert gelmenin ötesinde bir işlev kazandırıyor. Annemarie van de Mond’un yönettiği 2022 yapımı film, bu başlığın hakkını verip veremeyeceği sorusunu da ortaya atıyor.

Holly Mae Brood’un işi daha zor. Bir hacker’ı ekranda canlandırmak güçtür; çünkü yapılan iş çoğunlukla kıpırdamadan oturmaktan ibarettir ve oyuncunun, koşuşturma başlamadan önce bu hareketsizliğe anlam katması gerekir. Brood, Mel’i çözülmesi gereken bir bilmece değil, seyircinin yanında durmak isteyeceği biri olarak oynuyor. Yetkinliğiyle inatçılığı yan yana duran bu karakteri desteklemek bana da kolay geldi. Bu önemli, çünkü filmin tamamı buna bağlı. Hikâye kahramanının adını, özgürlüğünü ve kendini kanıtlama imkânını elinden aldığında, seyircinin kaybı onun yüzünde hissetmesi gerekir; Brood da bunu abartıya kaçmadan başarıyor.

Géza Weisz, Thomas Deen’i canlandırıyor; kadronun geri kalanı da Mel’in dünyasını tamamlıyor: Roos rolünde Susan Radder, Buddy rolünde Frank Lammers, Linde van Erp rolünde Noortje Herlaar, Idriss rolünde Walid Benmbarek, Rogers rolünde Lawrence Sheldon, Teamlid rolünde Jenny Hsia ve Robin rolünde Mike Wijdenbosch. Faye Kimmijser ise Genç Mel olarak karşımıza çıkıyor. Bir yalan yüzünden yalnızlaşan bir kadını konu alan gerilim filminin başarısı, etrafındaki insanlara, kimin ona inanıp kimin inanmadığına bağlı. Lammers, ekipte ekranda en çok tanınan yüz; film de bundan yararlanıyor. Yine de bu kadar kalabalık bir kadroyla, yan karakterlere Mel’in hikâyesinde bir işlev olmanın ötesine geçmeleri için daha fazla alan tanınmasını isterdim.

Kurulumun ardından film kendinden daha az emin görünüyor. Açılış hız vadediyor ve hikâye bir süre bu tempoyu yakalıyor. Sonra orta bölüm açıklamalara yaslanıyor, tam da gerilimin tırmanması gerekirken tempo düşüyor. Deepfake meselesi, hikâyenin en ilgi çekici yanı; kimi anlarda en aceleye getirilmiş kısmı da o. Suç ağının planlarından birkaçı öylesine dolambaçlı ki, yalnızca Mel’i kimin ve neden kovaladığını öğrenmek isteyen seyircinin sabrını zorluyor. Ton da bir türlü oturmuyor. Film hem bol aksiyonlu, sürükleyici bir kovalamaca hem de teknoloji ve güven üzerine daha kasvetli bir hikâye olmak istiyor; ama her zaman tek bir anlatım çizgisinde buluşamıyor.

Bunların hiçbiri filmi batırmıyor. Karşımızda masum bir insanın kaçışını anlatan tanıdık bir hikâye var; tazeliğini yapısından değil, dijital ayrıntılardan alıyor. Haksız yere suçlanan kahramanlar onlarca yıldır ekranlarda kaçıyor; önemli olan, bu hikâyeye nasıl bir doku kazandırıldığı. Buradaki doku, kanıtın yoktan var edilebildiği bir dünyaya ait; böylece klasik kovalamaca öyküsü bugün için yeni bir gerekçe kazanıyor. Eskiden bir kaçak, birisi onu gördüğü için aranırdı. Mel ise birisi video hazırladığı için aranıyor; ortada tanık olmasına bile gerek yok.

The Takeover, merkezindeki keskin ironi ve filmi sırtlayan başrol oyuncusuyla sağlam, zaman zaman aksayan bir gerilim filmi. Türe yeni bir yön vermiyor ve en iyi sorusunu yarım bırakıyor. Yine de seyircisini tanıyor, kahramanına saygı gösteriyor. Sırf bu önermenin gücüyle Van de Mond’un bir sonraki filmini izlerim; umarım orada burada yalnızca ucundan değindiği fikirlere biraz daha fazla zaman ayırır.

Oyuncu Kadrosu

Fotoğraflar: The Movie Database (TMDB)

Etiketler: , , , , ,

Bizi Google'a ekleyin

Tartışma

S kadar yorum var.