Film İncelemeleri

The Midwife: Soykırım dehşetinin ortasında hayata dair sarsıcı bir tanıklık

Liv Altman
Bizi Google'a ekleyin

Maria Stachurska’nın The Midwife (2020) filminin açılış sahnesi, sert ve acımasız bir görüntüyle karşılar bizi: Auschwitz-Birkenau’nun sefaleti içinde yeni doğmuş bir bebeği kucağında tutan, kanlı ve titreyen eller. Bu ellerin sahibi, hikâyesi kadar sarsıcı ve ilham verici olan ebe Stanislawa Leszczynska’dır. Belgesel türündeki film, doğumun merceğinden Holokost’un kasvetli gerçekliğine odaklanırken, mekânın vahşetini gözler önüne sermekten kaçınmıyor; ölümün ortasında yaşamı var eden bu eylemin taşıdığı paradoksu anlatısının merkezine alıyor.

Stachurska’nın yönetimi ölçülü; ağırbaşlı, neredeyse saygı dolu bir ton tercih ediyor. Sansasyonelliğe başvurmuyor, dehşetin kendi başına konuşmasına izin veriyor. Ses tasarımı özellikle etkileyici: yeni doğan bebeklerin boğuk ağlayışları, uzaktan gelen acı yankılarını yararak ürpertici bir karşıtlık yaratıyor. Filmin gücü, Holokost’un dehşetini gözünü kırpmadan yansıtmasında; Leszczynska’nın hikâyesini direnç, inanç ve insan ruhunun boyun eğmezliği gibi temaları işlemek için odak noktası olarak kullanmasında yatıyor.

YouTube video

Anlatıcılar Danuta Stenka ve Hanna Polk’un performansları ölçülü; anlatıya abartıya kaçmadan ağırlık kazandırıyor. Diksiyonları net ve titiz; böylesine ağır bir konuyu kolayca rayından çıkarabilecek melodram tuzağına düşmüyorlar. Ancak filmin anlatıma dayanması, zaman zaman görüntülerin duygusal etkisini zayıflatıyor. Tarihsel doğruluk açısından gerekli olsa da film, kimi anlarda sinematik bir deneyimden çok eğitici bir ders izlenimi veriyor.

Filmin en çarpıcı yanlarından biri, inancı ele alış biçimi. Leszczynska’nın ölümle yüz yüze geldiğinde bile görevine duyduğu sarsılmaz inanç, anlatının temel temalarından biri. Film, onun gücünü bu inançtan aldığını öne sürüyor; bu düşünce hem güçlü hem de derinden etkileyici. Öte yandan bu manevi boyut, tarihsel anlatılara daha seküler bir yaklaşımı tercih edenler başta olmak üzere, her izleyicide aynı karşılığı bulmayabilir.

Filmin prodüksiyon değerleri yeterli, ancak dikkat çekici olmaktan uzak. Görüntü yönetimi işlevini yerine getiriyor ve anlatıya hizmet ediyor; yine de öne çıkan bir yanı yok. Daha önce de değindiğimiz ses tasarımı, gerilim ve çaresizlik atmosferini başarıyla kurarak filmin en güçlü unsurlarından biri oluyor. Buna karşılık görsel açıdan yenilikçi bir yaklaşımın bulunmaması, filmin estetik bakımdan izleyicide kalıcı bir iz bırakmasını engelliyor.

Filmin temposu belirgin bir eksi. Konusu kuşkusuz ilgi çekici olsa da anlatı çoğu zaman durağanlaşıyor; izleyiciyi daha fazla içine çekebilecek ivmeden yoksun kalıyor. Arşiv görüntülerine ya da canlandırmalara yer verilmemesi, hikâyenin dolaysızlığını sınırlıyor ve anlatıya belli ölçüde mesafeli bir hava veriyor. Bu durum, tarihsel bilgilerin duygusal özün önüne geçmeye başladığı filmin ikinci yarısında özellikle belirginleşiyor.

Filmin öne çıkan yanları, Holokost’u gözünü kırpmadan yansıtması ve inançla insan ruhunu ele alması. Stanislawa Leszczynska’nın olağanüstü cesaretini ve direncini onurlandırmayı başarıyor; ancak eğitici olma amacının ötesine geçmekte zorlanıyor. Anlatıma dayanması, filmi zaman zaman sinematik bir deneyimden çok bir ders gibi hissettirebiliyor.

The Midwife, Holokost’u konu alan Son of Saul (2015) ya da The Pianist (2002) gibi başka filmlerle karşılaştırılabilir. Bu filmler çoğunlukla insanlık dışı koşullar altında hayatta kalmaya ve onur mücadelesine odaklanırken, The Midwife yıkımın ortasındaki yaratma eylemini, yani doğumu merkeze alarak ayrışıyor. Bu özgün bakış, Holokost’a farklı bir pencereden bakma olanağı sunuyor ve en karanlık zamanlarda bile yaşamın direncini öne çıkarıyor.

Ancak doğuma yapılan bu vurgu, filmin anlatı yapısına ilişkin soruları da beraberinde getiriyor. Konu kuşkusuz ilgi çekici olsa da filmin temposu yer yer dengesizleşiyor. İlk yarı, Leszczynska’nın geçmişini ve tutuklanıp hapsedilmesine yol açan tarihsel koşulları tanıtmaya ayrılmış. Bu bölüm bilgilendirici, ancak özellikle Holokost’un genel tarihine zaten aşina olan izleyiciler için ağır ilerleyebiliyor.

Filmin ikinci yarısında odak, Auschwitz-Birkenau’da korkunç koşullar altında ebe olarak çalışan Leszczynska’nın yaşadıklarına kayıyor. Yaptığı işin ayrıntılarına ve karşılaştığı zorluklara eğildiği için bu bölüm daha sürükleyici. Ancak filmin anlatıma dayanması, onu sinematik bir deneyimden çok tarihsel bir anlatı gibi hissettirebiliyor.

Filmin prodüksiyon değerleri yeterli, ancak dikkat çekici olmaktan uzak. Görüntü yönetimi işlevini yerine getiriyor ve anlatıya hizmet ediyor; yine de öne çıkan bir yanı yok. Daha önce de değindiğimiz ses tasarımı, gerilim ve çaresizlik atmosferini başarıyla kurarak filmin en güçlü unsurlarından biri oluyor. Buna karşılık görsel açıdan yenilikçi bir yaklaşımın bulunmaması, filmin estetik bakımdan izleyicide kalıcı bir iz bırakmasını engelliyor.

İzleyici kitlesi açısından The Midwife, özellikle Holokost’u konu alan tarih belgesellerine ilgi duyanlara hitap edecektir. Çokça işlenmiş bir konuya özgün bir bakış sunarak türe değerli bir katkı sağlıyor. Ancak yavaş temposu ve anlatıma dayanması, daha dinamik bir sinema deneyimi arayan genel izleyiciyi uzaklaştırabilir.

Sonuç olarak The Midwife, dokunaklı ama dengesiz bir belgesel. Stanislawa Leszczynska’nın olağanüstü cesaretini ve direncini onurlandırmayı başarıyor; ancak eğitici olma amacının ötesine geçmekte zorlanıyor.

Etiketler: , , ,

Bizi Google'a ekleyin

Tartışma

S kadar yorum var.