Film İncelemeleri

Rosemary’nin Bebeği: Sıradan Yaşamı Kabuса Dönüştüren Bir Korku Başyapıtı

Roman Polanski, 1968 — psikolojik gerilimin sinema tarihindeki tartışmasız zirvesi.
Martha O'Hara
Bizi Google'a ekleyin

Roman Polanski‘nin Rosemary’nin Bebeği (1968), gerilimi kurgusal korku öğelerinden değil, sıradan gündelik yaşamın içine sinen bir bunaltıdan damıtır. Genç çift Rosemary ve Guy Woodhouse, New York’un kasvetli bir geçmişle damgalı Bramford adlı apartmanına taşınır; beraberlerinde çocuk sahibi olma hayalleri de gelir. Polanski bu sade anlatı çerçevesini, nerede başladığını tam olarak söylemenin güçleştiği bir gerilime dönüştürmeyi başarır.

Korkunun birikimi, komşular üzerinden gerçekleşir. Minnie ve Roman Castevet başlangıçta tuhaf ama zararsız yaşlı komşular izlenimi verir; ancak Polanski her müdahalelerine hafifçe bir uyarı tonu yükler. Binadaki genç kadın Terry’nin gizemli biçimde hayatını kaybetmesi, akabinde Rosemary’nin hamile kaldığını öğrenmesi ve Castevet’lerin bu noktadan itibaren çifti uyarı vermeksizin sarmaya başlaması — bunların her biri ayrı ayrı sinyal verir, ama hiçbiri tek başına kanıt sunmaz. Rosemary’nin yakın dostu Hutch ise tüm bu gelişmelerin tam ortasında birden hastalanır ve bir daha iyileşemez. Polanski bu boşlukları kapatmak yerine açık bırakır; doldurmak izleyicinin işidir.

YouTube video

Performanslar filmi taşıyan başlıca unsurdur. Mia Farrow, Rosemary’nin naifliğini ve git gide derinleşen paniği tutarlı bir inandırıcılıkla canlandırır. Seyircinin izlediği şey, belirgin korku anları değil; gerçeklik algısının çok daha yavaş ve sessiz bir tempoda eridiği süreçtir. John Cassavetes, Guy’ı olağandışı biçimde çok katmanlı oynar — yüzeyde kaygılı ve hırslı bir aktör, altında ise başka şeyler. Bu belirsizliği ısrarla sürdürmek başlı başına zorlu bir tercihtir ve Cassavetes bunu büyük ölçüde başarır. Bununla birlikte filmin en kalıcı performansı Ruth Gordon’a aittir. Minnie Castevet’i canlandırırken güldürü tonunu hiç yitirmeden korkutuculuğu da korumak, dengelemesi neredeyse imkânsız bir şeydir; Gordon bunu öylesine doğal bir eda ile yapar ki sahne bitmeden tehlikeyi sezinlersiniz, ama tam olarak nerede sezinlediğinizi söyleyemezsiniz. Bu performans Gordon’a en iyi yardımcı kadın oyuncu Oscar’ını kazandırdı.

Polanski, kamera diline gereksiz süs eklemekten kaçınır. Gerilim, görsel efektlerle değil, mekânın kendisini bir baskı aygıtına dönüştürmesiyle üretilir. Apartmanın loş koridorları, Castevet’lerin kalın duvarları aşar gibi görünen yakınlığı ve Rosemary’nin bedenine yavaşça yabancılaşması — bunlar filmin gerçek araçlarıdır. Bu yaklaşım, yönetmenin Repulsion (1965) ve Cul-de-sac (1966) gibi erken dönem yapıtlarında geliştirdiği tarzın, Hollywood stüdyo ortamına taşınmış biçimidir; o geçiş fazla bir şeyi değiştirmez, çünkü Polanski’nin korkusu salt görsel değildir.

Filmin sonunu önceden bilmek deneyimi azaltmaz; çünkü Polanski çözüme değil çözülme sürecine odaklanır. Rosemary’nin bebeğinin doğumuyla ortaya çıkan şey seyircinin beklediği değildir; asıl etki ise bu anın neden böyle çalıştığını düşünmeye başlayınca gelir. Film, din, toplumsal baskı ve bir kadının kendi bedeni üzerindeki denetim meselesini yüzeysel biçimde tartışmaz; bunları doğrudan ele almak yerine Rosemary’nin deneyimine yedirerek seyirciye bırakır.

Ira Levin’in 1967 tarihli romanından uyarlanan Rosemary’nin Bebeği, vizyona girdiğinde hem eleştirmenlerden hem de seyircilerden geniş ilgi gördü. Mia Farrow, Rosemary rolüyle Altın Küre adaylığına değer görüldü. Filmin temaları ve karakterleri onlarca yıl boyunca sinemada, televizyonda ve kültürel tartışmalarda referans olmayı sürdürdü. Bu süreklilik rastlantısal değildir; Rosemary’nin Bebeği, üzerinden onlarca yıl geçmiş olsa da henüz tam olarak yanıtlanmış gibi gelmeyen bir filmdir.

Oyuncular

Fotoğraflar: The Movie Database (TMDB)

Etiketler: , , , , ,

Bizi Google'a ekleyin

Tartışma

S kadar yorum var.