Filmler

‘Backrooms’ HBO Max’te: A24’ün sarı kâbusu doğduğu küçük ekrana geri dönüyor

Camille Lefèvre
Bizi Google'a ekleyin

Bir mobilya mağazasının sahibi, bodrumundaki bir kapıyı açıp daha önce hiç görmediği bir odaya adım atar: Tepesinde vızıldayan floresan lambalar, ayaklarının altında nemli sarı halı, eski kâğıt renginde duvarlar ve hangi yöne giderseniz gidin sonu gelmeyen bir çıkışsızlık. “Backrooms”un çıkış noktası bu. Filmi izlerken insanı asıl ürperten şeyse Chiwetel Ejiofor odaya adım atmadan önce milyonlarca kişinin orada çoktan bulunmuş olması. Gece vakti, tek başlarına, dizüstü bilgisayarlarının başında.

Kane Parsons, “Backrooms”u kendisinin yaratmadığı ve sahibi olmadığı bir efsaneden yola çıkarak kurdu. Backrooms, yıllar önce bir görsel panosunda paylaşılan tek bir anonim fotoğrafla başladı: Boş bir ofis katı; tuhaflığı, kimsenin tam olarak adlandıramadığı türden. Ardından YouTube’da, birçoğu Parsons tarafından henüz ergenlik çağındayken çekilen, bulunan görüntüler biçiminde bir video yığınına dönüştü. Neredeyse tesadüfen, bir stüdyo ya da romancı yerine internetin kolektif olarak yarattığı ilk korku evreni oldu. Artık yirmi yaşında olan Parsons’ın kendi internet dizisini A24’ün bugüne kadarki en yüksek hasılatlı filmine uyarlaması, sinema dünyasının daha önce görmediği türden bir kariyer başlangıcı. Yerel gişede de dünya gişesinde de bir filmi açılışında bir numaraya taşıyan en genç yönetmen oldu.

Film, kaynağının temel kuralını koruyor; gerisi de bu kuraldan doğuyor. Backrooms, ininde yaşayan bir canavar değil. Bir yırtıcı gibi davranan bir mimari. Başarısız bir mimar olan ve artık kanepe satan Clark, geçidi bulup dışarı çıkar; ardından gördüklerini terapisti Mary Kline’a anlatır. Yeniden içeri girip geri dönmeyince Mary onun peşinden gider. Fragmanın vadettiği dehşet, çoğu stüdyo korku filminin üzerine kurulduğu kovalamaca ve öldürme koreografisinden ziyade mekânsal ve bürokratik: Tekrarlanan koridorlar, hiç azalmayan ışık, sessizce akıp giden zaman.

İşte bu yüzden yapım, ani korkutma geleneğinden çok analog dehşet çizgisine ait. “Backrooms”; Cube, Mark Danielewski’nin House of Leaves’indeki imkânsız biçimde genişleyen ev, The Blair Witch Project ve Skinamarink ile aynı yerde duruyor. Bunlar, korkuyu üçüncü perdede ortaya çıkan bir yaratıktan değil, biçimin inandırıcılığından ve sıradan mekânların tuhaflaşmasından çıkaran yapıtlar. Parsons’ın katkısı, bu dehşeti hayal edilebilecek en sıradan ortamda bulmak oldu: Boş ofis katında, floresanlı koridorda, her gün içinden geçip de bir kez olsun dönüp bakmadığınız o geçiş alanında.

Değişmeyi Reddeden Oda

Filmin altında, korku türünün alışıldık işleyişinin tam tersine dayanan yapısal bir fikir yatıyor. Geleneksel bir korku filmi gerilimi tırmandırır: Tehdit büyür, kurgu hızlanır, mekânlar daralır. Backrooms ise tersini yapar. Tehdit, her şeyin aynı kalmasıdır. Oda değişmez; insanı tüketen de değişmeyi reddetmesidir. İnternet dizisinde görülen ve fragmana taşınan anlatım dili, ilerleme olmaksızın tekrara dayanır: Aynı sarı, aynı uğultu, yine karşınıza çıkan aynı köşe. Korku, birinin sizi kovalaması değildir. Hâlâ ilerleyip ilerlemediğinizi anlayamamaktır.

Parsons bu duyguyu eksilterek yakalıyor. Türün alışıldık araçlarını —karanlığı, gölgeyi, sessizliği— elinden alıyor ve dehşeti bunların karşıtlarından, aşırı aydınlık ve tekdüzelikten doğmaya zorluyor. Renk paletinde yalnızca hastalıklı bir sarı var. Işık düz, doğrudan ve hiç kesilmiyor. İçinize saplanan bir müzik yerine ortamın uğultusu duyuluyor; Parsons filmin müziklerini birlikte besteleyerek bunun denetimini de elinde tutmuş. İlk uzun metrajlı film için alışılmadık ölçüde disiplinli bir yaklaşım bu. Yönetmenin, kaynağının insanları neden korkuttuğunu tam olarak anladığının da en açık kanıtı: Bir şey aniden ortaya çıktığı için değil, çok uzun süre boyunca hiçbir şey olmadığı için.

Issız Bir Yerde İki Yüz

Uzun metrajlı bir film, üç dakikalık bir klibin ihtiyaç duymadığı bir şeye ihtiyaç duyar: Dehşetin başına geleceği bir kişiye. “Backrooms”un yanıtı iki kişi.

Ejiofor, Clark’a bir şeyler inşa etmek üzere eğitim almışken sonunda bir dükkânın bakımını üstlenen adamın kendine özgü yorgunluğunu veriyor. Sonsuz bir kat planında dolaşan başarısız mimar, filmin en acımasız şakası ve en sessiz trajedisi. Joachim Trier’in The Worst Person in the World filmiyle çıkış yapan Norveçli oyuncu Renate Reinsve, ikinci yarıya sağlam bir zemin kazandırıyor. Mary Kline bir terapist; insanları uçurumun kenarından geri çekmek için konuşmayı meslek edinmiş biri. Şimdi, aramakla vazgeçmek arasındaki farkı silmek üzere tasarlanmış bir yere adım atıyor. Oyuncu seçimi başlı başına bir fikir ortaya koyuyor: Görevi insanlara çıkış yolunu bulmalarında yardımcı olmak olan karakteri, çıkışı bulunmayan tek mekâna yerleştirmek.

Çevrelerindeki karakter sayısı özellikle az tutuluyor. Mark Duplass, Finn Bennett ve Lukita Maxwell, kalabalığın filme zarar vereceğini bilen küçük bir oyuncu kadrosunu tamamlıyor. Backrooms korkutucu çünkü boş; eklenen her yüz, hikâyenin büyük ölçüde esirgediği bir rahatlık duygusuna verilmiş taviz. Senaryoyu Will Soodik yazdı. Dağıtımcı A24’ün yanı sıra 21 Laps, Atomic Monster, North Road ve diğerlerinin arkasında durduğu bütün bu düzenek, sizi içinde tutmaması gereken ama tutan bir yerin hissini korumaya odaklanıyor.

Özgür Doğan Bir Görüntü, Artık Bir Marka Varlığı

“Backrooms”un şimdi hangi platforma geldiğinin ardında dile getirilmeye değer bir tartışma var; bunu açıkça söylemek gerek. A24 filmi sinemalarda gösterime soktu ve yapım bir fenomene dönüştü: On milyon dolarlık bütçesine karşılık dört yüz milyon dolara yakın hasılat elde etti, stüdyonun o yılki en güçlü eleştirilerinden bazılarını topladı. Ancak Backrooms, doğası gereği hiçbir zaman sinema salonlarına ait değildi. Küçük ekranda, baş başa, floresan ışıklı bir koridorun kendi yatak odanızın dışındaki koridora tıpatıp benzediği saatte izlenmek üzere ortaya çıktı.

Öyleyse HBO Max’e geçiş, büyük ekrandan bir basamak aşağı inmek değil. Bir fotoğrafı, bir kuşağın aklından çıkaramadığı bir şeye dönüştüren koşullara, yani gece geç saatte dizüstü bilgisayar ışığında tek başına izleme deneyimine dönüş. Aynı zamanda filmin 2019’dan beri tamamlamaya çalıştığı döngüyü de kapatıyor. Kimsenin olmayan, herkesin katkısıyla büyüyen bir görüntü önce stüdyo mülküne, ardından A24’ün en büyük hitine dönüştü; şimdi de Warner Bros. Discovery düzeninin içinde aboneleri elde tutmaya yarayan bir varlık hâline geliyor. İnternet artık efsaneleri uğruna Hollywood’la rekabet etmiyor. Onları kuluçkaya yatırıyor, Hollywood da hasadını topluyor.

Bütün bunların yanıtlamadığı —ve bir prömiyerin yanıtlamış gibi yapmaması gereken— şey, filmin asıl meselesi. Backrooms sizi, içinizin bir yanı kapıyı aramaktan vazgeçmeyi kabul ettiği için alıkoyuyor. İçeri girenlerin aynı kişi olarak geri dönüp dönmediği, Parsons’ın filmini çevresinde kurduğu soru. Biçimin, gecenin küçük saatlerinde tek başına izleyen herkese hep yönelttiği soruyla da aynı: Çıkışı aramayı bırakıp odada yaşamaya başlamanız ne kadar sürer? Çıkış bulunabilir. Ama sonunda o kapıdan çıkan kişi, başladığı hâline bütünüyle döndürülemeyebilir.

“Backrooms”, 25 Eylül 2026’da HBO Max’te yayına giriyor; ertesi akşam, 26 Eylül Cumartesi günü saat 20.00 ET’de HBO’da ekrana geliyor. Film 110 dakika sürüyor ve mayıs ayında A24 aracılığıyla sinemalarda gösterime girdi.

Oyuncular

Fotoğraflar: The Movie Database (TMDB)

Etiketler: , , , , , , ,

Bizi Google'a ekleyin

Tartışma

S kadar yorum var.