Film İncelemeleri

Pi’nin Yaşamı, dijital bir kaplanla inanç üzerine en güzel soruyu soruyor

Ang Lee'nin 2012 tarihli filmi, Yann Martel'in romanını görsel bir şölene dönüştürüyor.
Martha O'Hara
Bizi Google'a ekleyin

Life of Pi güneşe boğulmuş bir hayvanat bahçesiyle açılıyor: kuşlar ve hayvanlar caka satarak, tüylerini düzelterek perdeye doluşuyor. Film Comment bu girişi pop-up bir çocuk kitabına benzetiyor; zürafalar, maymunlar, pembe flamingolar ve ağaçtan sarkan sevimli bir tembel hayvan ekranı dolduruyor. The Guardian ise açılış sahnesinden final jeneriğindeki deniz altında pırıldayan balıklara ve denizcilik nesnelerine kadar filmin gizemli ve büyülü bir havası olduğunu yazıyor. Eleştirmene göre rüya gibi üç boyutlu görüntü bu etkiyi pekiştiriyor, filmin tonu da Laurence Sterne’in yeniden yazdığı bir Robinson Crusoe’yu andırıyor. Bu benzetmeyi yersiz bulmuyorum: ciddi bir hayatta kalma hikâyesi anlatılıyor, ama anlatıcı hikâyeyle oynamaktan da geri durmuyor. Ang Lee, Yann Martel’in Booker Ödülü’nü kazanan romanını David Magee’nin senaryosuyla uyarlıyor.

Hikâye üç iç içe katmandan kurulu. The Guardian’ın anlattığı gibi, kendisini Yann Martel sandığımız isimsiz bir Kanadalı yazar (Rafe Spall), tanıştığı bir Hintliden Montréal’de Pi adında bir adam olduğunu, bu adamın da insana Tanrı’ya inandıracak bir hikâyesi bulunduğunu öğreniyor. O adam, felsefe öğretmenliği yapan yetişkin Piscine Molitor Patel (Irrfan Khan). Pi anlatısına Pondicherry’de, babasının hayvanat bahçesi işlettiği günlerden başlıyor. Adı bile bir kazanın ürünü: The Guardian’a göre bir amcasının en sevdiği yüzme havuzundan, Paris’teki Piscine Molitor’dan geliyor. Okul arkadaşları bu adla dalga geçince çocuk kendine hem Yunan harfi hem de gizemli bir sayı olan “Pi”yi seçiyor. Romanda kaplan da benzer bir yanlışlıkla adını almış: Richard Parker ismi, bir kayıt hatası yüzünden kaplanı yakalayan adamın adıyla yer değiştirmiş. The Guardian, iki ana karakterin de adını komik bir kazayla aldığını not ediyor. Bu iki espri izleyiciyi gülümsetiyor ve hikâyenin sonradan sorduğu ciddi sorulara hafif bir giriş yapıyor.

YouTube video

Pi’yi üç ayrı oyuncu canlandırıyor: beş yaşında Gautam Belur, on iki yaşında Ayush Tandon, on altı yaşında Suraj Sharma. Martel’in romanına göre Pi Hindu olarak yetişiyor ve vejetaryen; on dört yaşında Hıristiyanlığı ve İslam’ı da inceleyip üçünün de müridi olmaya karar veriyor. Ailesi bu duruma şaşırıyor, Pi ise yalnızca Tanrı’yı sevmek istediğini söylüyor. The Guardian’ın ifadesiyle film, çocuğun babasının akılcılığını reddedip kendi inancını kurmasına saygılı bir nükteyle yaklaşıyor. Babayı, Santosh Patel’i Adil Hussain oynuyor; anneyi, Gita Patel’i Tabu. Oyuncu listesi bu iki ismi aile bölümünün omurgası yapıyor ve hikâyenin sonradan sorduğu soruların kaynağı da bu evde, babanın dünyasıyla oğlun inancı arasındaki gerilimde duruyor.

İş gemi kazasına geldiğinde film başka bir ritme geçiyor. The Movie Elite’in yazarı ilk kırk dakikayı yavaş buluyor; kendi deyişiyle şüpheleri neredeyse doğrulanıyordu. Bunda yazarın önyargısının da payı var: Lee’nin “sanat” saydığı şeye fazla odaklandığını düşünüyor ve The Ice Storm’u izlediği en sıkıcı filmlerden sayıyor. Yine de yazı şunu söylüyor: Pi kaplanla birlikte yalnız kalınca film hız kazanıyor ve bir daha yavaşlamıyor. Aynı yazar geminin batışını inanılmaz buluyor, Pi ile Richard Parker’ın Pasifik’te etrafta sudan başka hiçbir şey olmadan geçen sahnelerini ise olağanüstü diye niteliyor. Kaplana gelince, gerçek bir kaplandan ayırt edemediğini, üstelik sahtelik belirtisi aradığını itiraf ediyor. Ritim şikâyeti yalnızca bir başlangıç tartışması da değil: baştaki bölümün hikâyeyle nasıl birleşeceğini merak ediyorsunuz, sonra birleşmeyeceğini fark ediyorsunuz. Yazının bu gözlemi bence doğru; giriş bölümü kahramanı tanıtıyor, ama gereğinden çok yer kaplıyor. Martel’in romanı yolculuğu 227 gün olarak anlatıyor; film bu uzun süreyi sahneden sahneye değil, Pi ile kaplanın yan yana yaşadığı gerilim üzerinden hissettirmeye çalışıyor.

Roger Ebert filme “hikâye anlatıcılığında mucizevi bir başarı” diyor ve görsel ustalıkta bir dönüm noktası sayıyor. Film Comment ise çok daha mesafeli: Lee’nin bu filminde Oscar iştahını ve “kaliteli” kaynak malzemeye karşı alışılmış çekingenliğini görüyor. Yine de aynı yazı, birkaç yıldır orta halli, vasat filmlerin içinde debelenen bir yönetmenin on yıldan uzun süredir yaptığı en eğlenceli filmi çektiğini ve bolca hayal gücüyle kurulmuş üç boyut sayesinde kariyerinin görsel olarak en gösterişli işini ortaya koyduğunu kabul ediyor. Eleştiri “zararsız” kelimesinde düğümleniyor: ortada hayal kırıklığı yaratacak hiçbir şey yok, ama şaşırtacak bir şey de yok. Bu kadarına katılıyorum. Film izleyiciyi sarsmaktan çok büyülemek istiyor ve yüzeyi pürüzsüz tutuyor. Ebert’in coşkusu da Film Comment’in huzursuzluğu da bu pürüzsüz yüzeyden besleniyor; biri onu ustalık, öbürü ihtiyat olarak okuyor.

Oyunculuk üzerine en ayrıntılı notu Simbasible yazarı düşmüş. Suraj Sharma’nın performansını iyi buluyor, ama “şaşırtıcı” bulmuyor ve Pi’nin böyle bir hikâyenin istediği kadar karmaşık yazılmadığını söylüyor. Aynı yazar kaplanla ilişkiyi ise büyüleyici sayıyor ve hayvanların hep hayvan olarak, fazla insanlaştırılmadan gösterilmesini filmin en gerçekçi yanı olarak öne çıkarıyor. Bu son noktada yazara katılıyorum. Tehditkâr, soğuk ve hayvani bir Richard Parker, filmi sıradan bir dostluk masalından koruyor. Irrfan Khan’ın yetişkin Pi olarak anlatıcılığı ise bu olağanüstü olayları bir insanın ağzından aktarılan bir tanıklığa çeviriyor.

Filmin asıl iddiası, hikâyenin iki ayrı anlatımı olması ve izleyicinin hangisine inanacağını seçmek zorunda kalması. Simbasible’a göre bu iki yüzlü son derin, düşündürücü ve duygusal olarak son derece tatmin edici; kendisini ateist ya da agnostik olarak tanımlayan yazar, dinin ele alınışını da büyüleyici buluyor. Bu okumayı paylaşıyorum, ama bir kayıtla: son, hikâyelerin neden gerçeklerden daha çekici olduğunu sorarken, Film Comment’in saydığı yumuşaklığı da beraberinde getiriyor. Simbasible yazarı da filmin yer yer fazla duygusallığa kaydığını, ancak Lee’nin sonunda sıcaklıkla gerçekçilik arasındaki dengeyi bulduğunu ekliyor.

Simbasible’a göre film 600 milyon doların üzerinde hasılat yaptı ve on bir Akademi Ödülü adaylığı topladı; aynı yazı bunu Lee’nin ikinci yönetmenlik ödülüyle ilişkilendiriyor ve filmi Brokeback Mountain’dan sonra Lee’nin en iyi işi sayıyor. Bu elbette bir kişinin tercihi. The Guardian ise Lee’nin Sense and Sensibility’den The Ice Storm’a, Kaplan ve Ejderha’dan Brokeback Mountain’a uzanan filmografisinde ailelerin dağılmasının ve gençlerin ahlaki ve fiziksel sınavlarla yüzleşmesinin tekrar eden temalar olduğunu yazıyor. Bu temaların izi burada da var: ailesinden kopan bir genç, açık denizde kendi sınırlarıyla ve bir kaplanla baş başa kalıyor.

Life of Pi’nin kusurları ortada. Başlangıcı gereğinden uzun, kahramanı yer yer ince çizilmiş ve Film Comment’in işaret ettiği Oscar odaklı pürüzsüzlük görmezden gelinecek gibi değil. Yine de bu kusurlar, filmin en iyi anlarını silmiyor. Okyanusun ortasında küçük bir botta birbirine bakan bir çocukla bir kaplan, filmin en güçlü fikri; geri kalan her şey o fikre hizmet ediyor.

Oyuncular

Fotoğraflar: The Movie Database (TMDB)

Etiketler: , , , , ,

Bizi Google'a ekleyin

Tartışma

0 yorum var.