Filmler

Francis Lawrence, Stephen King’in “The Long Walk”ini bir yola ve geri sayıma indirgiyor

Jun Satō

Elli genç adam ilk ışıkla birlikte yürümeye başlar ve durmalarına izin yoktur. Saatte beş kilometrenin altına düşen birine bir asker uyarı okur. Üç uyarıyı dolduran için yol biter. Kimsenin görebildiği bir bitiş çizgisi yoktur; yalnızca şu düzenleme vardır: diğerlerinin düştüğü an içlerinden biri hâlâ yürüyor olacak. Kazananın ödülü nedir, kim sorar? İstediği her şey. Bu açıklık, rejimin en soğuk vaadi gibi durur.

Francis Lawrence, Stephen King uyarlamasını o tek kesintisiz eylemin etrafına kurar; boş bir Amerikan otoyolunda ilerleyen bu yürüyüş hem bir gösteri hem de bir hükümdür. Öncül, acımasızlığa varacak denli yalındır ve film yürümeyi başlı başına dramanın tamamı olarak ele alır. Sunduğu şey bir olay örgüsünden çok bir süredir; kabarcıklar, zırhlı araçlar ve sıradaki kimin düşeceğinin yavaş hesabıyla ölçülen bir süre. Çocuklar gönüllü olur; bu ayrıntı zihinde takılı kalır: Yürüyüş yukarıdan dayatılan bir ceza değil, kazananın istediği her şeyi alabileceği, tükenmiş bir ülkeden çıkmanın tek yolu olarak sunulan bir ödüldür. Yarışmanın adı Yürüyüş; ödülün adı ne olursa olsun. Gönüllülük, cezadan daha karanlık bir düzeni işaret eder; bu fark, filmin altında bütün süre boyunca sessizce hissedilir.

YouTube video

Cooper Hoffman ve David Jonsson, Ray Garraty ve Peter McVries olarak kolonu taşır; bu seçim filmin ilk tezini oluşturur. İkisi de aksiyon yıldızı çehresi taşımaz; her ikisi de kahramanlıktan önce yorgunluğu yansıtır, sanki oranı çoktan anlamış ve yine de yürümeyi sürdüren çocuklardır. Aralarında gelişen dostluk yoldaki tek sıcaklıktır; film bu sıcaklığın derinleşmesine, bedenler çöktükçe şefkat ile dehşetin aynı adımda geldiği bir tempoda izin verir. Etraflarındaki topluluk kasıtlı olarak genç ve yıldızsız tutulur; izleyicinin hızla tanıması gereken, çünkü aynı hızla yitireceği yüzler sırası. Film, seyirciden hızlı bir yas tutmasını bekler. Birliktelik ve kayıp aynı tempoda ilerler; bu eşzamanlılık filmin duygusal omurgasını oluşturur.

Lawrence, kariyerini büyük distopyalar inşa ederek geçirdi: Hunger Games döngüsünün tasarlanmış arenaları, önceki hayatta kalma filmlerinin bomboş şehirleri. Burada tam tersi ölçekte çalışır. Bir yol, bir avuç figür, doğal ışık ve sırayı takip eden zırhlı bir araç vardır. Gösteri diline hâkim yönetmen, gösteriyi kasıtlı olarak geri tutar; bu kısıtlama filmin özüdür: kurtarılacak kalabalık yok, kesilecek bir kurtarma sahnesi yok, yalnızca asfaltın yüzeyi ve onu kapamaya devam etmek zorunda olan çocuklar. Bir sinemacının, seyirciyi çıkarma değil ekleme yoluyla tutup tutamayacağını sınadığı bir çalışma gibi okunur; ölçeği kısarak anlatının gücünü sınayan bir yönetmen. Hamleler göstermek yerine şeyleri gözetlemek: bu Lawrence’ın buradaki tercihi.

Film, tasarlanmış bir nesne olarak tam da bu indirgenmenin içinde yaşar. Palet soluk ve bulutlu kalır; kostümler gerçek zamanda temiz gömleklerden pisliğe dönüşür; ses tasarımı müziği alçakta tutar, böylece adım sesleri, nefesler ve yarım paletlinin motoru işin büyük bölümünü üstlenir. Kamera, yürüyenlerin göz hizasını korur, yukarı çıkmaz; bu tercih, izleyiciye çoğu hayatta kalma filminin sunduğu harita bakışını reddeder. Süresince yolda, onların yüksekliğinde kalırsınız. Manzara bile tekdüzelik için seçilmiştir; aynı ılıman hiçbir yerin mil mile ardına dizilmesi, değişen tek şeyin kalanların sayısı olmasını sağlar. Görüntü, azalmanın aritmetiğini yüzeyinde taşır. Kostüm ve kadraj; anlatı gibi işlev görür, konuşmadan bildirir.

Uyarlamanın çözemediği şey, Yürüyüşü inşa eden dünyadır. King’in rejimi arka planda kalır; kuralları açık, nedenleri muğlak; film, bir toplumun kitlesel eğlence olarak onaylanmış infaza nasıl ulaştığını açıklamaya girişmez. Siyasi zemin belirsiz bırakılır; bu belirsizlik romanın da taşıdığı bir yük, ancak perdede görülmesi daha ağır oturur. Romanın nesrinde taşıdığı iç ses — bedeni çökerken bir çocuğun zihninin sürüklenmesi — filme almanın en güç yanıdır; film, anlatamadığını performans ve fiziksel çöküşle ima etmeye yaslanır. Uzun metrajlı bir yürüyüşün gerilimini koruyup koruyamayacağı, yoksa yalnızca tek bir ritmi tekrarlayıp tekrarlamayacağı sorusu, öncülün hiçbir zaman tam anlamıyla kaçamadığı açık bir sorudur; olay dönüşleri yerine yıpranma arayan izleyiciler yolun uzunluğunu çocuklar kadar derinden hissedecektir.

Kaynak, filmin taşıdığı hikâyenin bir parçasıdır. King bu romanı en erken el yazmalarından biri olarak kaleme aldı ve Richard Bachman takma adıyla yayımladı; kaçınılmaz biçimde karşılaştırıldığı arena gerilimlerinin çok öncesine ait bir dayanıklılık masalı. Şimdi uyarlanan bu metin, türünün ilk örneklerinden biri sayılır. Senaryoyu JT Mollner uyarladı; metnin esas müdahalesi, romanın tüm grubu taraması yerine odağı Garraty ve McVries üzerine sıkıştırmak oldu; bu tercih, romanın yoklama listesini yolda ilerleyen bir ikili oyunuyla değiştirir. Filmin kısıtlaması görsel olduğu kadar yapısaldır; yapı, seçimi yansıtır. Bu uyarlama, büyük kitaplara genellikle yakışan genişlemeyi reddederek kaynak metnin dayanıklılık iddiasını biçimiyle pekiştirmeye çalışır.

Ekibin geri kalanı sırayı doldurur: Ben Wang, Charlie Plummer, Garrett Wareing ve Tut Nyuot elli kişinin arasındadır; Mark Hamill etkinliğe başkanlık eden Albay olarak, Judy Greer ise onu çevreleyen sivil çerçevede yer alır. Her isim kısa bir varlık, bir yüz, bir adım sesi; film onların yokluğunu isimleriyle değil sayılarla belgeler.

Türkiye için henüz onaylanmış bir vizyon tarihi yok. Film, Kuzey Amerika, Avrupa ve Asya pazarlarını kapsayan uluslararası dağıtımının büyük bölümünü tamamlamış olsa da Türk sinemaseverler için resmi bir tarih belirlenmedi. “The Long Walk”, 108 dakikalık süresiyle Lionsgate dağıtımında; bu kısalık tür için bilinçli bir tercih, yayıp seyreltmek değil sıkıştırmak kararı.

Oyuncular

Etiketler: , , , , ,

Tartışma

S kadar yorum var.